Günlük hayatta sıkça duyduğumuz Peygamber
Efendimiz’e ait (S.A.V.) "İlim Çin’de bile olsa gidip alınız" hadisi,
genellikle basit bir eğitim teşviki gibi algılanır. Oysa bu cümle, 700’lü
yılların dünyasına fırlatılmış devrimsel bir manifesto, çağları aşan bir vizyon
belgesidir.
Peki, neden Çin? Neden o dönemde
"bilginin adresi" olarak dünyanın öbür ucu işaret edildi?
700’lü yıllarda Arabistan’da yaşayan bir
insan için Çin, sadece bir coğrafya değil, ulaşılmazlığın zirvesiydi. O günün
teknolojisiyle aylar, hatta yıllar süren; tehlikeli çöller ve aşılmaz dağlarla
dolu bir yolculuk demekti.
Aslında bu çağrı şunu söylüyordu:
"Bilgi için konfor alanını terk et,
risk al ve fedakarlıktan kaçınma."
Daha da önemlisi, Çin o dönemde İslam
coğrafyasından tamamen farklı bir dine, dile ve kültüre sahipti. Bu ifade;
"Faydalı bilgi kimde olursa olsun, kaynağının kimliğine bakmadan al"
mesajını veriyordu. Bu, bilginin milliyetinin ve dininin olmadığını haykıran
evrensel bir ilkedir.
Bu hadis sadece dillerde pelesenk bir
tavsiye olarak kalmadı; İslam medeniyetinin Altın Çağı’nı inşa eden devasa bir
hareketliliğin yakıtı oldu. Bu ruhu yaşatan somut örnekler, tarihin seyrini
değiştirdi.
9. yüzyılda Çin’e kadar uzanan deniz
rotalarını aşan Süleyman el-Tacir gibi isimler, sadece ipek ve baharat
getirmediler. Onlar, Uzak Doğu'nun yönetim biçimlerini, karmaşık bürokrasisini
ve sosyal yapısını İslam dünyasına rapor eden ilk "bilgi elçileri"
oldular.
Yüzyıllar sonra bile bu vizyonun izini
süren ünlü seyyah İbn Battuta, Çin’e kadar giderek oradaki zanaatları, şehir
planlamasını ve teknolojik farkları yerinde gözlemledi. Onun notları, bilginin
evrenselliğine dair en kıymetli hazinelerden biri oldu.
751’deki Talas Savaşı bir dönüm
noktasıydı. Esir alınan Çinli ustalardan öğrenilen kağıt yapım tekniği;
Semerkant’tan Bağdat’a, oradan da Endülüs üzerinden Avrupa’ya yayıldı. Bilgi
artık sadece zihinlerde değil, ucuz ve ulaşılabilir kağıtlar üzerinde taşınıyordu.
Bu hadisin en somut ve kurumsal karşılığı
ise Bağdat’ta kurulan Beyt’ül Hikme (Hikmet Evi) idi. Burası, "bilgiyi en
yetkin kaynağından alma" ilkesinin merkeziydi. Burada Müslüman alimler; Hint’ten
matematiği ve cebiri (Harezmî), Yunan’dan tıp ve felsefeyi (Huneyn bin
İshak),Çin’den ise teknik pratikleri alıp kendi potalarında erittiler.
Bugün "ilim" belki
laboratuvarlarda, belki de dijital veri bulutlarında. Ancak değişmeyen tek bir
gerçek var. Gelişimin anahtarı, bilgiyi ön yargısızca aramak ve ona ulaşmak
için sınırları zorlamaktır.
700’lü yıllarda "Çin" sembolüyle
verilen bu mesaj, bugün bize hala aynı şeyi söylüyor: Kendi mahallenin dışına
çıkmazsan, dünyanın nasıl döndüğünü asla anlayamazsın. İslam medeniyetinin
tarihsel yükselişi, farklı kültürlerin birikimlerini korkusuzca sahiplenip daha
ileriye taşıyan bu vizyoner çağrının en büyük yankısıdır.

Yorumlar