Avrupa Birliği son yıllarda Çin’e yönelik söylemini sertleştirdi. Rekabet, güvenlik riski, stratejik bağımlılık gibi kavramlar artık Brüksel metinlerinin merkezinde. Buna rağmen rakamlar başka bir gerçeği gösteriyor: Çin, AB’nin en büyük ticaret ortaklarından biri olmaya devam ediyor. Bu durum bir çelişki değil; AB’nin bilinçli olarak kurduğu yeni ticaret mimarisinin sonucu. Bu mimarinin adı açıkça konmuyor ama fiiliyatta uygulanan model “Çinsiz Çin ticareti”.
AB, Çin’le bağları koparmayı hiçbir zaman gerçekçi bir seçenek olarak görmedi. Çünkü küresel üretim zincirlerinin merkezinde Çin var ve bu merkez kısa vadede yerinden oynatılamaz. Ancak AB’nin asıl hedefi, Çin’e doğrudan ve tek kanallı bağımlılığı azaltmak. Bu nedenle “ayrışma” yerine “risk azaltma” kavramı tercih ediliyor. Çin sistemin dışına itilmiyor, fakat sistemin tek hakimi olmaktan çıkarılmaya çalışılıyor.
Bu yaklaşımın pratikteki karşılığı, tedarik zincirlerinin parçalanmasıdır. AB, Çin’den doğrudan ithalatı azaltırken üretimi üçüncü ülkelere yayıyor. Vietnam, Hindistan, Meksika, Doğu Avrupa ve Türkiye gibi ülkeler bu yeni dağılımın parçası haline geliyor. Ancak bu üretimin arka planında Çin sermayesi, Çin teknolojisi ve Çin ara malları büyük ölçüde varlığını sürdürüyor. Yani ürün Çin’de üretilmiyor gibi görünüyor ama Çin üretim sürecinin tamamlayıcı aktörü olmaya devam ediyor.
Bu modelin bir diğer boyutu, Çin sermayesinin Avrupa içinde konumlanması. Son yıllarda birçok Çinli şirket, doğrudan Çin’den ihracat yapmak yerine Avrupa’da şirket kurmayı, Avrupa’da üretim yapmayı ve Avrupa markasıyla pazara çıkmayı tercih ediyor. Böylece ticari ilişki kağıt üzerinde Çin’le yapılmıyor; fakat değer zincirinin derinliklerinde Çin etkisi devam ediyor. AB için bu yöntem, hem politik baskıyı azaltıyor hem de arz güvenliğini daha yönetilebilir hale getiriyor.
AB’nin Çin’le kapsamlı bir serbest ticaret anlaşması yapmamasının nedeni de tam olarak burada yatıyor. Böyle bir anlaşma, Çin’i sistemin merkezine daha da yerleştirir ve bağımlılığı kurumsallaştırır. Bunun yerine AB, ticareti serbest bırakmak yerine kurallarla yönetmeyi tercih ediyor. Karbon düzenlemeleri, sübvansiyon karşıtı önlemler, teknoloji ve veri güvenliği temelli kısıtlar bu stratejinin araçları. Yani ticaret devam ediyor, ama kontrol AB’nin elinde tutuluyor.
Bu tabloya bakıldığında kazananın kim olduğu sorusu önem kazanıyor. Kısa vadede hem Çin hem de AB bu modelden fayda sağlıyor. Çin üretim kapasitesini tamamen kaybetmiyor, AB ise riskleri dağıtıyor. Ancak uzun vadede asıl kazanç, bu iki aktör arasında köprü görevi gören ülkelere gidecek. Tedarik zincirinin yeni durakları, küresel ticaretin sessiz kazananları haline gelecek.
Türkiye tam da bu noktada kritik bir eşikte duruyor. AB’nin Çin’le ticareti sona ermiyor, sadece yön değiştiriyor. Bu yeni rotanın dışında kalmak, Türkiye’yi küresel değer zincirlerinin alt basamaklarına mahkûm eder. Buna karşılık katma değerli üretim, lojistik kabiliyet ve sanayi entegrasyonu sağlanabilirse Türkiye, AB’nin Çinsiz Çin ticaretinde kilit ülkelerden biri olabilir.
AB, Çin’le kavga etmiyor ve Çin’den kaçmıyor. Aynı zamanda Çin’i dokunulmaz bir ortak olarak da görmüyor. Yaptığı şey, Çin’i kendi kurallarıyla yönetilebilir bir ticaret ortağına dönüştürmek. Yeni dünya ticaret düzeni tam olarak bu denge üzerine inşa ediliyor.

Yorumlar