Uluslararası sistemde teknoloji artık yalnızca ekonomik kalkınmanın bir aracı değil, devletlerin güç kapasitesini ve dış politikadaki hareket alanını belirleyen stratejik unsurlardan biri hâline gelmiş durumda. Yapay zekâdan yarı iletkenlere, elektrikli araçlardan batarya teknolojilerine, 5G altyapısından veri ekonomisine kadar uzanan geniş bir alanda yaşanan rekabet, teknolojik kapasite ile ulusal güç arasındaki ilişkiyi giderek daha görünür kılıyor. Özellikle ABD ile Çin arasındaki rekabetin ticaretin ötesine geçerek teknoloji, veri, standartlar ve tedarik zincirlerine yayılması, Türkiye gibi farklı ekonomik ve teknolojik merkezlerle ilişkilerini geliştirmek isteyen ülkeler açısından yeni fırsatların yanı sıra yeni stratejik sorular da ortaya çıkarıyor.

Bu çerçevede Türkiye–Çin ilişkilerinin geleceğini yalnızca artan ticaret hacmi veya geleneksel ekonomik iş birliği üzerinden değerlendirmek yeterli değil. Asıl üzerinde durulması gereken soru şu: Türkiye, Çin'in yükselen teknolojik kapasitesiyle daha kapsamlı bir iş birliği geliştirirken kendi üretim kapasitesini ve stratejik özerkliğini nasıl güçlendirebilir?

Ticaretin Ötesinde Yeni Bir İlişki

Türkiye ile Çin arasındaki ekonomik ilişkiler önemli bir hacme ulaşmış olsa da ilişkinin yapısal sorunlarından biri dış ticaretteki dengesizlik olmaya devam ediyor. Bu nedenle son dönemde Türkiye tarafında yalnızca ticaret hacminin artırılmasından ziyade Çin yatırımlarının Türkiye'ye yönlendirilmesine ve ekonomik ilişkinin üretim boyutunun güçlendirilmesine yönelik bir arayış dikkat çekiyor.

Ankara'nın son dönemdeki açıklamalarında da ticaret hacminden çok yatırım, üretim ve bağlantısallık vurgusunun öne çıktığı görülüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Ocak 2026'da Türkiye–Çin ilişkilerini değerlendirirken ticaret, yatırım ve bağlantısallığı temel gündem başlıkları arasında göstermesi bunun örneklerinden biri. Özellikle Çinli şirketlerin Türkiye'deki yatırımlarının artırılması ve elektrikli araç üreticilerinin Türkiye'de üretim yapması yönündeki beklenti, ekonomik ilişkilerde yeni bir yön arayışına işaret ediyor.

Şubat 2026'da gerçekleştirilen 3. Türkiye–Çin İş Konferansı'nda açıklanan veriler de ilişkinin ulaştığı noktayı ortaya koyuyor. Ticaret Bakanı Ömer Bolat'ın verdiği bilgilere göre Türkiye'de 1.419 Çin sermayeli firma faaliyet gösteriyor ve Çin'den Türkiye'ye yapılan yatırımlar yaklaşık 3,2 milyar dolarlık bir hacme ulaşmış durumda. Aynı konferansta Türk ve Çin iş dünyası kuruluşları arasında yeni iş birliği anlaşmalarının imzalanması da ekonomik ilişkilerin kurumsal boyutunun gelişmeye devam ettiğini gösteriyor.

Ancak Türkiye açısından bundan sonraki aşamada yalnızca “Ne kadar Çin yatırımı geliyor?” sorusunu sormak yeterli olmayacaktır. En az bunun kadar önemli başka bir soru var: Bu yatırımlar Türkiye'de nasıl bir teknolojik kapasite bırakıyor? Çünkü yatırım miktarı tek başına teknolojik kazanım anlamına gelmiyor.

Yatırım Gelmesi Yetiyor mu?

Türkiye–Çin ilişkilerinde teknoloji boyutu giderek daha görünür hâle geliyor. 16 Temmuz 2026'da iki ülke dışişleri bakanlıkları arasında gerçekleştirilen siyasi istişareler bunun güncel örneklerinden biri. Çin Dışişleri Bakan Yardımcısı Miao Deyu, Türkiye ile kalkınma stratejilerinin uyumlaştırılması ve Kuşak ve Yol kapsamındaki iş birliğinin geliştirilmesinin yanı sıra ekonomi, ticaret, finans ve dijital ekonomi alanlarında iş birliğinin derinleştirilmesini Çin'in öncelikleri arasında gösterdi. Türkiye tarafı ise ticaret ve yatırımların geliştirilmesinin yanında ekonomik ilişkilerin daha dengeli bir yapıya kavuşturulması gerektiğini vurguladı.

Bu açıklamalar önemli. Çünkü dijital ekonomi, yapay zekâ ve ileri teknoloji alanlarında kurulacak ilişkiler geleneksel ticaretten farklı bir iş birliği modeli gerektiriyor. Burada yalnızca mal alıp satan iki ekonomiden değil; teknoloji, bilgi, standartlar, üretim süreçleri ve insan kaynağı arasında ilişki kuran iki ülkeden söz ediyoruz.

Çin'in elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, telekomünikasyon altyapısı, yapay zekâ, yenilenebilir enerji ve ileri üretim teknolojilerinde ulaştığı kapasite Türkiye açısından önemli iş birliği olanakları sunuyor. Ancak bu alanların ortak bir özelliği var: Bunların hemen tamamı aynı zamanda stratejik sektörler.

Dolayısıyla Çin ile teknolojik iş birliğini iki yönlü değerlendirmek gerekiyor. Bir tarafta sermaye, yatırım, üretim teknolojileri ve küresel tedarik zincirlerine erişim imkânı bulunuyor. Diğer tarafta teknolojik bağımlılık, kritik altyapıların güvenliği, veri egemenliği ve yerli teknolojik kapasitenin korunması gibi konular var. Tam da bu nedenle temel mesele, Çin ile teknolojik iş birliği yapıp yapmamak değil; bu iş birliğinin hangi model üzerinden kurulacağıdır.

BYD yatırımı bu tartışmanın en somut örneklerinden biri. Çinli şirketle imzalanan yatırım anlaşması, yıllık 150 bin araç üretim kapasitesine sahip elektrikli ve şarj edilebilir hibrit otomobil fabrikasının yanında bir Ar-Ge merkezini de kapsıyor. Şirket yönetimi Türkiye'nin gelişen teknoloji ekosistemini, güçlü tedarikçi ağını, coğrafi konumunu ve nitelikli iş gücünü yatırım kararının avantajları arasında gösteriyor.

Fakat tam da bu örnek üzerinden daha uzun vadeli bir soru sormak gerekiyor: Bir yüksek teknoloji yatırımının Türkiye'ye gelmesi ile Türkiye'nin yüksek teknoloji üretme kapasitesinin artması aynı şey midir?

Bir yatırım ilk aşamada sermaye girişi, istihdam ve ihracat kapasitesi yaratabilir. Fakat stratejik kazanım açısından üretimde ne ölçüde yerli tedarikçi kullanılacağı, Türk mühendislerin hangi teknolojik süreçlere dâhil olacağı, Ar-Ge faaliyetlerinin ne ölçüde Türkiye'de gerçekleştirileceği ve üniversiteler ile teknoloji merkezlerinin bu ekosisteme nasıl katılacağı en az yatırım miktarı kadar önemlidir.

Türkiye'nin teknoloji politikasındaki genel yönelim de bu yaklaşımı destekliyor. Ticaret Bakanı Ömer Bolat'ın Haziran 2026'da Türkiye'nin hedefinin teknolojiyi yalnızca tüketen değil, üreten ve geliştiren bir ülke olmak olduğunu belirtmesi; yüksek teknoloji yatırımları, yerli yazılım, Ar-Ge ve yapay zekâ ekosistemine yaptığı vurgu bu açıdan dikkat çekici.

İş Birliği ve Stratejik Özerklik

Türkiye–Çin teknoloji ilişkileri aynı zamanda daha geniş bir uluslararası ilişkiler tartışmasının parçası. ABD–Çin rekabetinin yoğunlaşması, teknoloji politikalarını giderek jeopolitik tercihlerle ilişkilendiriyor. Yarı iletkenler, yapay zekâ, iletişim altyapıları, bataryalar ve kritik mineraller artık yalnızca ticari ürünler olarak görülmüyor. Bunların üretimi, tedarik güvenliği ve kontrolü doğrudan ulusal ve ekonomik güvenlik tartışmalarının içine girmiş durumda.

Türkiye açısından ise mesele büyük güçlerden biri arasında tercih yapmaktan daha karmaşık. Ekonomik ve teknolojik ilişkileri tek bir merkeze bağımlı hâle getirmeden farklı aktörlerle iş birliği geliştirebilmek, Türkiye'nin dış politikadaki hareket alanının korunması açısından önemli. Bu nedenle Çin ile teknolojik iş birliğini Batı ile ilişkilerin alternatifi olarak görmek yerine, Türkiye'nin çok yönlü ekonomik ve teknolojik ilişkiler kurma kapasitesinin bir parçası olarak değerlendirmek daha anlamlı.

Stratejik özerklik de her teknolojiyi tek başına üretmek şeklinde anlaşılmamalı. Günümüzün birbirine bağımlı üretim ve tedarik zincirlerinde bunun birçok ülke açısından gerçekçi olmadığı açık. Daha işlevsel bir stratejik özerklik anlayışı; kritik alanlarda aşırı bağımlılıktan kaçınabilmek, alternatif tedarik kanallarına sahip olmak, belirli teknolojilerde yerli kapasite geliştirmek ve uluslararası ortaklıklarda pazarlık gücünü koruyabilmek anlamına geliyor.

Dolayısıyla uluslararası teknolojik iş birliği ile stratejik özerklik birbirinin alternatifi değil. Aksine doğru tasarlanmış uluslararası ortaklıklar, bir ülkenin kendi teknolojik kapasitesini artırdığı ölçüde stratejik özerkliğini de destekleyebilir.

Bu noktada ilişkiye yalnızca Türkiye'nin Çin'den ne elde edebileceği üzerinden bakmak da eksik olacaktır. Türkiye'nin Avrupa, Orta Doğu, Orta Asya ve Akdeniz arasındaki konumu; gelişmiş sanayi altyapısı, tedarikçi ekosistemi ve Avrupa pazarlarına erişim imkânı Çinli yatırımcılar açısından da önemli avantajlar sunuyor.

Nitekim Haziran 2026'da Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi tarafından Pekin'de gerçekleştirilen temaslarda enerji, bilgi ve iletişim teknolojileri, mobilite ve diğer sektörlerden 20'den fazla Çinli şirketle görüşmeler yapıldı. Çin'in Kuşak ve Yol yatırımlarında önemli bir finansal aktör olan Silk Road Fund ile gerçekleştirilen temaslar da Türkiye'nin Çin sermayesini daha geniş ve stratejik sektörlere çekme arayışını gösteriyor. Silk Road Fund yöneticisi Cai Xuejun'un Türkiye'de altyapı, imalat, yeni enerji, lojistik, yeşil enerji ve dijital ekonomi alanlarındaki fırsatlara dikkat çekmesi ise Çin tarafının Türkiye'yi yalnızca bir pazar olarak değerlendirmediğini göstermesi bakımından önemli.

Türkiye İçin Asıl Mesele

Çin ile teknolojik iş birliği Türkiye açısından bir fırsat mı?

Evet, önemli bir fırsat. Çin'in sahip olduğu sermaye, üretim ölçeği, teknolojik kapasite ve küresel tedarik zincirlerindeki ağırlığı Türkiye'nin sanayi ve teknoloji dönüşümüne katkı sağlayabilecek önemli imkânlar sunuyor.

Ancak aynı zamanda yeni bir stratejik denge arayışını da beraberinde getiriyor. Çünkü 21. yüzyılda teknolojik bağımlılık giderek ekonomik bağımlılığın ötesinde stratejik bir nitelik kazanıyor. Türkiye'nin herhangi bir teknoloji merkezine aşırı bağımlı hâle gelmeden Çin, Avrupa, ABD ve diğer Asya ekonomileriyle iş birliği geliştirebilmesi kendi hareket alanını koruması açısından önem taşıyor.

Bu nedenle Türkiye–Çin teknolojik ilişkilerinde başarının ölçüsü yalnızca yatırım miktarı veya ticaret hacmi olmamalı.

Asıl ölçüt, bu ilişkinin Türkiye'de ne bıraktığıdır.

Yeni üretim kapasitesi mi? Yeni teknoloji ve Ar-Ge ekosistemleri mi? Daha güçlü yerli tedarik zincirleri ve nitelikli insan kaynağı mı? Yoksa yalnızca yeni bir dışa bağımlılık biçimi mi?

Türkiye açısından Çin ile teknolojik iş birliğinin geleceğini belirleyecek temel ayrım burada yatıyor. Çin'in teknolojik yükselişi Türkiye için önemli fırsatlar sunuyor; ancak bu fırsatların uzun vadeli stratejik kazanımlara dönüşebilmesi, iş birliğinin yatırımdan ortak üretime, ortak üretimden teknoloji ve bilgi birikimine taşınmasına bağlı.

Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki tercih Çin ile iş birliği yapmak ya da yapmamak değil. Asıl mesele, Çin ile kurulacak teknolojik ortaklığın Türkiye'nin kendi kapasitesini ne ölçüde büyüteceğidir. Çünkü yeni teknoloji düzeninde gerçek stratejik kazanım, teknolojiye yalnızca erişebilmek değil; erişilen teknolojiyi ulusal kapasiteye dönüştürebilmektir.

Dr. Öğr. Üy. Gülşah ÖZDEMİR